Hoşgeldin Ziyaretçi
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

Forum İstatistikleri
» Üye Sayısı: 1
» En Son Üyemiz: satalker34
» Konu Sayısı: 4
» Mesaj Sayısı: 4

Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 2 çevrimiçi kullanıcı var.
» 0 üye | 2 Misafir

En Son Konular
Deyimler - Atasözleri - İ...
Forum: Türkçe
Son Mesaj: satalker34
05-16-2019, 03:28 PM
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 30
Sözcükler Arası Anlam İli...
Forum: Türkçe
Son Mesaj: satalker34
05-15-2019, 01:34 PM
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 40
Sözcükte Anlam - EKPSS
Forum: Türkçe
Son Mesaj: satalker34
05-15-2019, 01:29 PM
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 39
Büyük Taarruz Nasıl Oldu
Forum: Tarih
Son Mesaj: satalker34
05-15-2019, 01:28 PM
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 49

 
  Deyimler - Atasözleri - İkilemeler - EKPSS - Türkçe
Gönderen: satalker34 - 05-16-2019, 03:28 PM - Forum: Türkçe - Cevap Yok

Atasözleri

Uzun gözlem ve deneyimler sonucu oluşmuş, bilgi ve öğüt veren kalıplaşmış sözlere atasözü denir.
Atasözlerinin Özellikleri
1.  Atasözlerinin söyleyeni belli değildir, atasözleri halkın ortak malıdır.
Atasözleri anonimdir yani atasözünü söyleyen kişi belli değildir.
2. Atasözleri kalıplaşmış sözlerdir. Bu yüzden atasözünü oluşturan sözcükler yerine başka sözcükler getirilemez, sözcüklerin sıralanışında da değişiklik yapılamaz.
Örnek
» Damlaya damlaya göl olur. ” atasözünde bulunan “göl” sözcüğünün yerine “havuz” sözcüğünü getiremeyiz. Sözcüklerin yerlerini değiştirip “Göl damlaya damlaya olur.” da diyemeyiz. Atasözlerinin hepsi tamamlanmış bir yargı bildirir. Bu nedenle atasözleri cümle değeri taşır.
3. Atasözlerinin birçoğunda mecazlı bir söyleyiş vardır.
Örnek
» Terzi kendi söküğünü dikemez ” atasözü, “İnsanlar başkalarına yaptıkları hizmetleri kendilerine yapamazlar.” anlamını taşır. Bu atasözünün terziyle,  sökükle bir ilgisi yoktur.
4. Çok az da olsa gerçek anlam taşıyan atasözleri de vardır.
Örnek
» Dost ile ye, iç; alışveriş etme.
» Bugünün işini yarına bırakma.
5. Atasözlerinin bazıları aynı veya yakın anlamlıdır.
Örnek
» Mum dibine ışık vermez.  ↔ Terzi kendi söküğünü dikemez.
» Körle yatan şaşı kalkar. ↔ Üzüm üzüme baka baka kararır. ↔ İsin yanına varan is, misin yanına varan mis kokar.
6. Atasözlerinin bazıları zıt anlamlıdır.
Örnek
» Fazla mal göz çıkarmaz.  → Azıcık aşım, kaygısız başım.
» İyilik eden iyilik bulur. → İyilikten maraz doğar.
Atasözleri ve Deyimlerin Ortak Özellikleri:
1. Çok eski zamanlardan günümüze ulaştıkları için kimin tarafından söylendikleri belli değildir.
2. Kısa ve özlü sözlerdir. Yani az sözcükle çok şey anlatırlar.
3. Kalıplaşmış sözlerdir. Herhangi bir değişikliğe uğramazlar.
4. Genellikle mecaz anlam taşırlar.
 
Atasözleri ile Deyimler Arasındaki Farklar:
1. Atasözleri cümle şeklindeyken, deyimler çoğunlukla söz grubu şeklindedir.
Örnek
» İşleyen demir ışıldar. (atasözü)
» İki yakası bir araya gelmemek (deyim)
2. Atasözleri tüm zamanlar için ve herkes için geçerlidir. Deyimler ise anlık durumlar için ve sözü söyleyen kişi ya da kişiler için geçerlidir.
Örnek
» Öfkeyle kalkan zararla oturur” sözü her zaman ve herkes için geçerli olduğu için atasözüdür
kulak kabartmak” sözü ise anlık bir durumu bildirdiği için deyimdir.
3. Atasözleri topluma öğüt verirken, deyimler sadece içinde bulunulan durumları bildirir. Yani deyimlerin ders verme özelliği yoktur.
Örnek
» “Çobansız koyunu kurt kapar.” sözü ders verdiği için atasözüdür.
Burnu havada olmak” sözü ise öğüt verme amacı taşımadığı için deyimdir.
Deyimler
Bir olayı, bir durumu, bir kavramı daha etkileyici anlatmak için en az iki sözcüğün bir araya gelmesiyle oluşan ve çoğu zaman gerçek anlamdan uzaklaşıp kendine özgü anlam kazanan kelime gruplarına deyim denir.
Deyimler, hem yazılarımıza hem de konuşmalarımıza derinlik katar. Anlattıklarımızı ilgi çekici hâle getirir. Birkaç cümleyle anlatabileceğimiz bir durumu iki üç sözcükten oluşan bir deyimle anlatabiliriz. Böylece kısa ve özlü anlatım sağlamış oluruz.
Örnek
sırt: Boyundan bele kadarki bölüm
yer: Bir şeyin kapladığı boşluk, mekan.
gelmek: ulaşmak, varmak.» Sırtı yere gelmemek: Güçlü olmak, sarsılmamak, yerinden düşürülememek.
 Deyimlerin Özellikleri
1. Deyimler kalıplaşmış sözcüklerdir. Deyimlerde bulunan sözcüklerin yerine eş anlamlıları bile getirilemez. Sözcüklerin yerleri değiştirilemez. Bu şekilde bir kullanım anlatım bozukluğuna yol açar.
Örnek
» Sürahiden boşalırcasına yağmak (Yanlış)
» Bardaktan boşalırcasına yağmak (Doğru)» Suratından düşen bin parça (Yanlış)
» Yüzünden düşen bin parça (Doğru)
2. Deyimler şahsa ve zamana göre çekimlenebilir.
Örnek
» Ödevimi yapınca öğretmenin gözüne girdim. (Ben)
» Ödevimizi yapınca öğretmenin gözüne girdik. (Biz)
3. Deyimler genellikle mecaz anlamlıdır.
Örnek
» “Kök söktürmek” deyimi “bir bitkinin kökünü çıkarttırmak” değil, “güçlük çıkarmak, uğraştırmak” anlamındadır.
» “Hapı yutmak” deyimi “ilaç içmek” değil, “kötü duruma düşmek” anlamındadır.
 
4. Bazı deyimlerin gerçek anlamları da vardır.
Örnek
» Sır saklamak: Sırrı açıklamamak
» El sürmemek: Değmemek, dokunmamak
 
5. Deyimler bir kavramı ya da bir durumu anlatmak için kullanılır. Ders verme amacı taşımaz.
Örnek
» “Burun kıvırmak” deyimi, beğenmeyip küçümsemek anlamını içermektedir. Herhangi bir ders verme amacı taşımamaktadır.
 
6. Deyimler sözcük grubu ya da cümle şeklinde bulunabilir.
Örnek
» Ağzı kulaklarına varmak (sözcük grubu)
» İğne atsan yere düşmez (cümle)
» İçi içine sığmamak (sözcük grubu)
» Ne tadı var ne tuzu (cümle)
Deyimler ve Atasözlerinin Ortak Özellikleri:
1. Çok eski zamanlardan günümüze ulaştıkları için kimin tarafından söylendikleri belli değildir.
2. Kısa ve özlü sözlerdir. Yani az sözcükle çok şey anlatırlar.
3. Kalıplaşmış sözlerdir. Herhangi bir değişikliğe uğramazlar.
4. Genellikle mecaz anlam taşırlar.
 
Deyimler ile Atasözleri Arasındaki Farklar:
1. Atasözleri cümle şeklindeyken, deyimler çoğunlukla söz grubu şeklindedir.
Örnek
» İşleyen demir ışıldar. (atasözü)
» İki yakası bir araya gelmemek (deyim)
 
2. Atasözleri tüm zamanlar için ve herkes için geçerlidir. Deyimler ise anlık durumlar için ve sözü söyleyen kişi ya da kişiler için geçerlidir.
Örnek
» Öfkeyle kalkan zararla oturur” sözü her zaman ve herkes için geçerli olduğu için atasözüdür
kulak kabartmak” sözü ise anlık bir durumu bildirdiği için deyimdir.
 
3. Atasözleri topluma öğüt verirken, deyimler sadece içinde bulunulan durumları bildirir. Yani deyimlerin ders verme özelliği yoktur.
Örnek
» “Çobansız koyunu kurt kapar.” sözü ders verdiği için atasözüdür.
Burnu havada olmak” sözü ise öğüt verme amacı taşımadığı için deyimdir.

Bu öğeyi yazdır

  Sözcükler Arası Anlam İlişkileri ve Mecaza Dayalı Söz Sanatları EKPSS
Gönderen: satalker34 - 05-15-2019, 01:34 PM - Forum: Türkçe - Cevap Yok

A) Mecaza Dayalı Söz Sanatları
1. Mecaz
Bir sözcüğün ya da sözün gerçek anlamından sıyrılarak yeni bir anlama gelecek şekilde kullanılmasına mecaz denir. Mecaz genellikle anlatımı daha etkili bir duruma getirmek, anlatıma canlılık katmak amacıyla yapılır. Mecaz anlamlı sözcükler duygu ve hayale zenginlik katar.
“Açık kapıdan içeri rüzgâr giriyordu.” cümlesinde “açık” sözcüğü gerçek anlamıyla “kapalı karşıtı, açılmış” anlamında kullanılmıştır.
“Açık görüşlü bir insandır.” cümlesinde ise gerçek anlamının dışında mecaz anlamı ile kullanılmıştır.
“Bu adam galiba karanlık işlerle uğraşıyor.” cümlesinde karanlık sözcüğü gerçek anlamından uzaklaşarak “yasal olmayan” anlamıyla mecaz anlamda kullanılmıştır.
Not: Mecaz aslında başlı başına bir edebi sanat değildir. Daha çok bazı sanatların ortaya çıkmasına yardımcı olur. Örneğin teşbih, istiare, teşhis, kinaye, mecaz-ı mürsel gibi sanatlar mecaza dayalıdır.
2. Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması, Düz Değişmece)
Benzetme amacı olmaksızın bir sözün ilgili olduğu başka bir sözün yerine kullanılmasıdır. Bu söz sanatında iki söz arasında parça-bütün, iç-dış, yapıt-sanatçı gibi çağrışım ilişkileri bulunur. Burada iki söz arasında herhangi bir benzerlik söz konusu değildir.
Örnekler:
İç-Dış İlgisi:
Tencere kaynamadı mı hâlâ? (Tencerenin içindekiler kastedilmiş)
Sobayı yakın da ısınalım. (Sobanın içindeki yakacaklar kastedilmiş)
Parça-Bütün İlgisi:
Gemi nihayet Samsun’a yanaştı. (Liman kastedilmiş)
Bir yelken kıyıya doğru yaklaşıyor. (Gemi, tekne gibi bir deniz taşıtı kastedilmiş)
Eser – Sanatçı İlgisi:
Sanırım şu duvarda asılı olan, bir Picasso.
Son zamanlarda Orhan Veli okumaya başladım.
Yer, Yön, Bölge – İnsan İlişkisi
– Sinemaya gitmek için evden izin almalıyım.
– Ankara, bu notaya cevap vermekte gecikmedi.
– Alex’in gölüyle tribünler ayağa kalktı.
Eşya-İnsan İlişkisi:
Bu dergide çok ünlü kalemler yazıyor.
Başarılı eldiven ringde rakibini yere serdi.
Fransız pedal, son turda altın madalyayı kaçırdı.
3. Teşbih (Benzetme)
Sözü daha etkili bir hale getirmek amacıyla aralarında ilgi bulunan iki unsurdan anlamca zayıf olanı kuvvetli olana benzetme sanatıdır.
Benzetmede dört unsur bulunur:
Benzeyen
Kendisine benzetilen
Benzetme yönü
Benzetme edatı
Bu dört ögenin kullanılıp kullanılmamasına göre benzetme dört çeşide ayrılır:
a) Tam (Mufassal, Ayrıntılı) Teşbih: Dört ögesi de bulunan benzetmedir.
“Köpekbalığı bir motor misali hızla kayığa yaklaşıyordu.” cümlesinde köpekbalığı hızı yönüyle motora benzetilmiş, “misali” edatı da kullanılmış ve ayrıntılı teşbih yapılmıştır.
Örnekler:
Beni üzen asıl şey buz gibi soğuk bakışlarıydı.
Saf insanları kaz gibi yoluyorlar.
Yüzüme değen nefesi ejderha ateşi kadar sıcaktı.
b) Kısaltılmış (Muhtasar)Teşbih: Benzetme yönü bulunmayan benzetmedir.
“Bu dört mısra değildi, sanki dört damla kandı.” F.N. Çamlıbel’in bu dizelerinde dört mısra, dört damla kana benzetilmiştir. Sanki edatı da kullanılmış ama hangi yönden benzetildiği söylenmediği için kısaltılmış benzetme yapılmıştır.
Örnekler:
Aslan gibidir Osman, ona güvenebilirsin.
Cennet gibi bir ormanda piknik yaptık.
O fındık kabuğu kadar evde ne kadar mutluyduk.
c) Pekiştirilmiş Teşbih: Benzetme edatı bulunmayan benzetmedir.
“Gül kırmızısı dudaklarının kızıllığı göz alıcıydı.” Bu cümlede kırmızılığı yönüyle dudak, güle benzetilmiştir ama benzetme edatı kullanılmadığından pekiştirilmiş benzetme yapılmıştır.
Örnekler:
Bir siyah elmastır gözlerin
Sürüklenen bir kış ölüsüdür zaman
d) Yalın Teşbih (teşbih-i beliğ): Benzeyen ve kendisine benzetilenle yapılan benzetmedir.
“Gül yanaklarında yaşlar niye?” Bu cümlede yanak güle benzetilmiştir. Benzetme yönü ve edatı kullanılmadığından teşbih-i beliğ yani yalın benzetme yapılmıştır.
Örnekler:
Güzel sevmek bir sarp kale.
Dünya bir han; konan, göçer
4. İstiare (Eğretileme):
Benzetmenin temel unsurlarından olan benzeyen ve benzetilenden yalnızca biri kullanılarak yapılır. İstiare benzeyen veya benzetilenden hangisinin kullanıldığına göre temelde ikiye ayrılır. Bunların yanında bir de temsili istiare vardır.
a) Açık İstiare: Yalnızca benzetilenle yapılan benzeyenin bulunmadığı istiaredir.
Örnekler:
Gözünden inciler damlıyordu. (Göz yaşı)
Bir hilal uğruna ya rab ne güneşler batıyor. (asker)
Gencecik fidanlarımızı gurbete uğurladık. (genç insanlar)
b) Kapalı İstiare: Yalnızca benzeyenle yapılan benzetilenin bulunmadığı istiaredir.
Örnekler:
Can kafeste durmaz uçar. (kuş)
Bu şüphe yıllardır beynimi kemirip duruyor. (kemirgen)
Ninniler söylermiş bir serin dere. (insan)
Not: Her kişileştirmede bir kapalı istiare vardır çünkü bu tür benzetmelerde kendisine benzetilen insandır ve söylenmemiştir. Bununla birlikte her kapalı istiarede kişileştirme yoktur.
c) Temsili İstiare (Yaygın İstiare): Benzetme ögelerinden sadece birisiyle ve birden çok benzerlik (benzetme yönü) gösterilerek yapılan istiaredir.
Örnek:
“Bin gemle bağlanan yağız at şâha kalkıyor                         
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Son macerayı dinlememiş varsa, anlatın
Râm etmek isteyenler o mağrur, asil atın
Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da
Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da
Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri
Son şanlı mâcerâsını tarihe anlatın
Zincir içinde bağlı duran kahraman atın
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Asrın baş eğdi sandığı at, şâha kalkıyor”
Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait olan yukarıdaki “At” şiiri temsili istiarenin güzel bir örneğidir. Şiirde atın çeşitli özellikleri ile Türk milletinin özellikleri arasında benzerlik kurulmuştur. Şair şiirinde bir attan söz eder. Bu atın şaha kalktığını, zincirlerini ve seyislerini umursamadığını, ona gem vurmanın boş bir uğraş olduğunu anlatır. Bu şiirde “at” Türk milletini karşılayan bir sembol olarak kullanılmıştır. Yani şiirde Türk milleti şaha kalkan, zincirlerini önemsemeyen, gem vurulamayan bir ata benzetilmiş ama Türk milleti söylenmemiştir.
5. Teşhis (Kişileştirme)
İnsan dışındaki varlıklara insana ait özellikler kazandırma sanatıdır.
Örnekler:
-Baharla birlikte kuşlar şarkılar söylemeye başlar
-Tarihin dilinden düşmez bu destan
Nehirler gazidir, dağlar kahraman
-Ufukta günün boynu büküldü.
6. İntak (Konuşturma)
Kişileştirilen varlıklara söz söyletme, onları konuşturma sanatıdır. Konuşturma kişileştirmeden sonra gelir. Varlık önce kişileştirilir, sonra konuşturulur.
Örnekler:
-Ey benim sarı tamburam!
Sen ne için inilersin
İçim oyuk derdim büyük
Ben onun için inlerim
-Kulağının dibinde haykırdı fırtına:
Isınmak istiyorsan toprağı çek sırtına.
7. Kinaye
Bir sözü hem gerçek hem de mecaz anlamda kullanmaktır. Kinayede daha çok mecaz anlam kastedilir.
“Dilber bezme (meclise) gelince yüzü güldü aşıkın.” cümlesinde ‘yüzü güldü’ sözünde kinaye yapılmıştır. Burada anlatılmak istenen sevgilinin geldiğini gören aşığın “gülmesi” ve bu duruma “çok sevinmesi”dir.
Örnekler:
– Mum dibine ışık vermez.
– Ateş düştüğü yeri yakar.
– Dadaloğlu’m der ki belim büküldü
Gözümün cevheri yere döküldü
8. Tariz (İğneleme, Dokundurma)
Bir kişiyi iğneleme, onunla alay etme veya bir durumu eleştirme amacıyla söylenen sözü tam tersi anlama gelecek şekilde nükte yaparak anlatma sanatıdır. Örneğin çok cimri bir insan için “Ne kadar cömertsiniz.” ifadesini kullanmak bir tarizdir.
Örnekler:
-Her nere gidersen eyle talanı
Öyle yap ki ağlatasın güleni
Bir saatte söyle yüz yalanı
El bir doğru söz söylerse inanma
-Bizim oğlan çok çalışkan, sadece sekiz zayıfı var.
-Müftü Efendi bize kafir demiş
Tutalım ben ona diyem müselman
Lakin varılınca rûz-ı mahşere
İkimiz çıkarız o anda yalan

Bu öğeyi yazdır

  Sözcükte Anlam - EKPSS
Gönderen: satalker34 - 05-15-2019, 01:29 PM - Forum: Türkçe - Cevap Yok

SÖZCÜK ANLAMI
Anlamı olan en küçük ses birliğine sözcük denir. Sözcükler cümleyi oluşturan unsurlardır. Sözcükler kendi başlarına anlamlı olmakla birlikte cümlede de anlam kazanır ve bu nedenle de değişik anlamlarda kullanılabilir. Şimdi bu anlamları görelim.
 
GERÇEK VE MECAZ ANLAM
Gerçek anlam, bir sözcüğün temel anlamıdır. Buna sözcüğün ilk akla gelen anlamı da denir.
“İnce” sözcüğünü ele alalım. Gerçekte “kalın karşıtı” olan, nesnelerin eni ile ilgili kullandığımız bu sözcük,
“Üzerinde ince bir gömlek vardı.”
cümlesinde gerçek anlamı ile kullanılmıştır.
“Yaşlı kadına yer vermen ince bir davranıştı.”
cümlesinde ise sözcük gerçek anlamı ile kullanılmamıştır. Bu cümlede yeni bir anlamda kullanılmıştır.
Sözcüğün gerçek anlamından uzaklaşarak kazanmış olduğu bu yeni anlam, mecaz anlamdır. İnce sözcüğü bu cümlede “beğenilen, güzel” anlamında kullanılmıştır.
“Çocuk, ağır çantayı kaldıramadı.”
“Evin camlarını kırmışlar.”
“Bahçedeki kuru otları yakmış.”
Yukarıdaki cümlelerde altı çizili sözcükler gerçek;
“Çocuğu ağır işlerde çalıştırmışlar.”
“N'olur beni kırma, maça birlikte gidelim.”
“Sınavda yüksek not alamazsam yandım.”
cümlelerinde ise mecaz anlamda kullanılmıştır.
 
SOMUT VE SOYUT ANLAM
Sözcükler varlıkları ve kavramları karşılar. Varlık, madde olarak bulunan yani duyu organlarıyla algılanabilen bir nitelik taşır.
İşte duyu organlarımız yardımıyla algılayabildiğimiz sözcüklere somut anlamlı sözcükler denir. Örneğin “ağaç, insan, dağ, kalem, bulut...” somut sözcüklerdir. Ama kavramlar duyu organlarımız ile algılanamaz. “Üzüntü, sevgi, özlem, kin, akıl” gibi sözcükleri herhangi bir duyumuzla algılayamayız.
İşte bu tür sözcüklere de soyut anlamlı sözcükler denir.
 
TERİM ANLAM
Herhangi bir bilim, sanat ya da meslekle ilgili özel bir kavramı karşılayan sözcüklere terim denir.
Matematikte kullanılan açı, üçgen, karekök...
Edebiyatta kullanılan öykü, ölçü, kafiye, dize...
Sosyal bilgilerde kullanılan iklim, ölçek, eş yükselti ...
Fen bilgisinde kullanılan hücre, soymuk boruları, sindirim sistemi, sinir ... sözcükleri terimdir. Çünkü bunlar yukarıda adı geçen alanlar ile ilgili özel anlamı olan sözcüklerdir.
 
EŞ ANLAM
Aynı kavramı karşılayan farklı sözcüklere eş anlamlı sözcükler denir.
Ayakkabı - kundura
Siyah - kara
Rehber - kılavuz ...
Yukarıdaki sözcükler farklı yazılışlarda olsa da aynı varlık ya da kavramı anlattığından eş anlamlıdır.
 
KARŞIT (ZIT) ANLAM
Birbirine karşıt kavramları karşılayan sözcüklere karşıt anlamlı sözcükler denir.
Karşıt anlamlı sözcükler iki zıt noktayı belirtir.
Güzel - çirkin
Sevmek - nefret etmek
Gece - gündüz...
Burada yeri gelmişken, her sözcüğün karşıt anlamlısının olmadığını da belirtelim.
Örneğin “su, aramak, yeşil...” gibi sözcüklerinin karşıt anlamlısı yoktur.
 
DEYİM
Birden fazla sözcükten meydana gelen, sözcüklerden en az birisi mecaz anlamıyla kullanılan söz öbekleridir. Deyimlerin en önemli özelliklerinden biri en az iki sözcükten oluşmalarıdır.
“Dikmek” sözcüğü tek başına deyim olmaz. Deyimi oluşturması için bir başka sözcükle kullanılması gerekir. Örneğin “göz” sözcüğü ile kullanıldığında, “göz dikmek” olur ki, bu sözler deyimdir. Artık “dikmek” sözcüğü gerçek anlamını yitirmiştir.
Deyimlerin önemli özelliklerinden biri de kalıplaşmış sözler olmalarıdır. Deyimi oluşturan sözcüklerden en az biri kendi anlamlarından uzaklaşmıştır.
“Dil uzatmak”
“Küplere binmek”
“Saman altından su yürütmek”
deyimlerini düşünelim. Bu deyimleri oluşturan sözcükler artık gerçek anlamında değildir.
“Dil uzatmak” birine kötü söz söylemek,
“Küplere binmek” çok sinirlenmek,
“Saman altından su yürütmek” ise başkalarına sezdirmeden gizli işler yapmak anlamına gelen birer deyimdir.
 
SESTEŞ (EŞ SESLİ) SÖZCÜKLER
Yazılışları aynı, anlamları farklı sözcüklere sesteş sözcükler denir.
“Su gelir güldür güldür
Gel de yâr beni güldür.”
Yukarıdaki dizelerde “güldür” sözcükleri yazım bakımından aynı seslerden oluşmuş; ama farklı anlamlarda sözcüklerdir. Sadece yazım bakımından benzeşmiştir. Birinci dizedeki suyun akarken çıkardığı “yansıma ses”; ikinci dizedeki ise “gülmek” eyleminden türetilen “güldürmek” eylemi.
“Bu yüz bana yabancı gelmedi.”
Ben her şeyi bilemem ki.”
“Bu çay yazın kurur.”
cümlelerindeki altı çizili sözcüklerin sesteşi vardır.
 
DOLAYLAMA
Bir sözcüğü birden fazla sözcükle ifade etmeye dolaylama denir. Dolaylamaların temelinde halkın benimsemesi vardır.
Örneğin bizler nasıl oluştuğuna pek bakmadan “aslan” için “ormanların kralı” deriz. Çünkü insanlar arasında bu, öyle benimsenmiş, kabul görmüştür.
Kaleci : File bekçisi
Turizm : Bacasız sanayi
Kömür : Kara elmas...
 
YANSIMA SÖZCÜKLER
Doğada duyulan seslerin taklit edilmesiyle oluşan sözcüklere yansıma denir.
“Suyun şırıltısı insanı dinlendirir.”
“Kedinin acı miyavlaması ile uyandım.”
“Şu cızırtıyı durdurun artık.”
cümlelerindeki altı çizil sözcükler birer yansımadır. Çünkü bu sesleri biz doğada duyuyoruz.
 
İKİLEME
Sözün anlamını pekiştirmek, onu zenginleştirmek ya da değişik anlam ilgileri oluşturmak için iki sözün bir araya getirilmesiyle oluşan söz öbeklerine ikileme denir.
İkilemeler aynı sözcüğün tekrarıyla, yakın anlamlı sözcüklerin tekrarıyla, karşıt anlamlı sözcüklerin tekrarıyla, biri anlamlı biri anlamsız sözcüklerle yapılabilir.
“Adam acı acı güldü.”
cümlesinde ikileme aynı sözcüğün tekrarı ile,
Yalan yanlış sözlerle bizi oyalamışlardı.”
cümlesinde yakın anlamlı sözcüklerin bir arada kullanılması ile,
Gece gündüz çalışıyordu.”
cümlesinde karşıt anlamlı sözcüklerin bir arada kullanılması ile,
“Lütfen saçma sapan konuşma.”
cümlesinde ikileme biri anlamlı, biri anlamsız sözcüklerin birlikte kullanılması ile oluşmuştur.
 
AD AKTARMASI
Benzetme ilgisi kurmadan bir sözün, başka bir sözün yerine kullanılmasına ad aktarması denir.
“Seni şirketten aradılar.”
cümlesinde “şirket” sözcüğünde ad aktarması vardır. Burada şirkette görevli birinin, örneğin sekreterin araması söz konusudur. Ama cümlede “şirketten” sözü ile genel söylenip, özel anlam anlatılmak istenmiştir.
“Ben ortaokulda Akif'i çok okudum.”
cümlesinde “Akif” sözü ile Mehmet Akif'in şiirleri kastedilmiştir.
“Öğretmen içeri girince sınıf ayağa kalktı.”
cümlesinde “sınıf” sözcüğünde ad aktarması vardır. Bu cümlede “sınıf” ile anlatılmak istenen “öğrenciler”dir. Dış söylenerek iç kastedilmiştir.
Batı teknolojide bizden ileridir.”
Türkiye sizinle gurur duyuyor.”
Soba yanınca oda ısındı.”
cümlelerindeki altı çizili sözcüklerde ad aktarması söz konusudur.

Bu öğeyi yazdır

  Büyük Taarruz Nasıl Oldu
Gönderen: satalker34 - 05-15-2019, 01:28 PM - Forum: Tarih - Cevap Yok

Gerçekte ordumuz ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımı yalnız Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı biliyorlardı. Bildirdiğim tarihlerde bir geziyi vesile ederek İzmit-Adapazarı yönüne hareket ettiğim zaman, Ankara'da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri'yle görüştükten sonra, o zaman Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa Hazretleri'ni Sarıköy istasyonuna kadar birlikte götürerek, oraya davet ettiğim Cephe Komutanı İsmet Paşa Hazretleri ile birlikte, taarruz için gerekli hazırlıkların sür'atle tamamlanması ile ilgili kararlar aldık.

Efendiler, artık Büyük Taarruz'dan söz açma sırası geldi. Bilirsiniz ki, Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra, düşman ordusu büyük ve kuvvetli bir grupla Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu. Bir başka kuvvetli grubuyla da Eskişehir bölgesindeydi. Bu iki grup arasında yedek kuvvetleri vardı. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle, sol kanadını da İznik Gölü'nün kuzey ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu. Denilebilir ki, düşman cephesi, Marmara'dan Menderes'e kadar uzanıyordu. Düşman ordusunun teşkilatı, üç kolordu ve bazı müstakil birliklerin mevcudu da üç tümeni bulmaktaydı. Biz, Batı Cephesi'ndeki kuvvetlerimizi iki ordu halinde teşkilatlandırmış ve düzenlemiştik. Bundan başka, doğrudan doğruya cepheye bağlı teşkilatımız da vardı. Bizim bütün birliklerimiz on sekiz tümen idi. Bundan başka üç tümenli bir süvari kolordumuz ve daha zayıf mevcutlu iki süvari tümenimiz vardı. Teşkilatı birbirinden farklı olan iki düşman ordusu birbiriyle karşılaştırılsa, her iki tarafın insan ve tüfek kuvvetleri aşağı yukarı birbirine denk bulunuyordu. Yalnız, Yunan ordusu, dünyanın hür ve kendisini destekleyen sanayiine dayandığı için, makineli tüfek, top, uçak, taşıt, cephane ve teknik malzeme bakımından daha üstün durumdaydı. Diğer taraftan bizim ordumuz süvari sayısı yönünden daha üstün bulunuyordu.
1'inci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa'nın yarattığı durum:
Burada, sırası gelmişken bir noktayı belirtmeliyim. Ordularımızdan birinin, 2'inci Ordu'nun komutanı bugün Askeri Şura üyelerinden olan Şevki Paşa Hazretleri idi. 1'inci Ordumuzun komutasını Malta'dan gelmiş olan İhsan Paşa'ya vermiştik. İhsan Paşa'nın kendisini Divan-ı Harbe kadar götüren yersiz ve davranışlarından dolayı, ordu komutanlığından uzaklaştırılması gerekti. Gerçekten Ali İhsan Paşa; ordunun disiplinini ve genel yönetimini bir çıkmaza sokacak şekilde hareket etti. Örnek olarak, ordusundaki ast kumandanlarda, üst komutanlara karşı itaatsizlik edecek durumlar yarattı.
Söz gelişi, ambarlarının mevcudunu günlerce haber vermeyerek ve haber verdirmeyerek genel yiyecek sıkıntısının çekildiği bir sırada, ansızın ambarlarının boşaldığını ve açlık tehlikesinin bulunduğunu bildirdi.
Ast komutanları, üstlerine karşı itaatsizliğe ve görevlerini yapmamaya kışkırtma ve bu davranışları destekleme gibi tutumları yanında, ordunun emirlere uyma ve görev duygusuyla oynayacak kadar entrikacı bir yaratılışta olduğu kanaatini de uyandırdı.
Ali İhsan Paşa'nın bilinen, kendisine has özelliklerinden başlıcaları şunlardı:
En küçük birliklere kadar bütün ordusuna, önemli önemsiz her işin ve her kararın ancak kendisi tarafından verileceğini telkin ederek, bütün ordusunda yalnız kendisinin kudret sahibi olduğunu zannettirmek. Büyüklerinden daha üstün olduğunu herkese ispatlamak düşüncesine kapılmak. Gerek resmi iş gerek özel davranış bakımından büyüklerinin itibarlarını düşürmeye çalışmak. Savaş açısından tedbirde yerindelik ve sinirde sağlamlık yönleriyle kendisini deneme fırsatı bulunmamış olmakla birlikte, bu hususta anlaşılan karakteri şuydu: Herhangi bir başarısızlığı mutlaka astına veya üstüne yükleme yolunu her zaman düşünmesi. İhsan Paşa, yumuşak ve nazik davranışlardan çok, sert ve resmi davranışla iş yaptırmayı gerekli bulur.
Ali İhsan Paşa'nın huyu ve ahlakı konusunda, kendisinin kurmay başkanı iken çekilmek zorunda kalan Yarbay Halit Bey'in (Sonradan Kastamonu Milletvekili olmuştur) Batı Cephesi Komutanlığı'na verdiği 20 Ocak 1922 tarihli resim bir raporunun bazı bölümlerini olduğu gibi bilginize sunacağım. Halit Bey, Birinci Dünya Savaşı'nda Irak'ta da Ali İhsan Paşa ile birlikte bulunmuştu. Sözünü ettiğim raporda şu cümleler vardır:
…………………………Komutanım Ali İhsan Paşa'nın geldiği günden beri ast komutanların haysiyetini ve görev yapma isteğini kıracak davranışlar içinde bulunması ve yapılan yazışmalardan anlaşılmış olacağı üzere Cephe Komutanlığı'na karşı astlara hissettirecek derecede yakışıksız bir haberleşme kapısı açması, benlik kokusu hissedilen düşünce yarışına girmesi, dünyanın değer verdiği ve saygı duyduğu cephe karargahının nüfuzunu azaltmak istediğini anlatır bir davranış tarzını benimsemiş olması, beni ciddi olarak düşündürdü ve üzdü. Davranışlarını elimden geldiği kadar değiştirmeye çalıştım. Fakat yine büyük bir fark göremedim.
…………………………Ahlakında yer etmiş bencillik hastalığı, ün yapma hırsı, aşırı kıskançlık ve sonsuz bir bencilliğin etkisiyle baş olmak istediği, davranışlarından ve ast komutanlar yanında söylediği birbirine düşürücü sözlerden anlaşılıyordu. 11'inci Tümen Komutanı istifamı işittikten sonra, bana gizli bir konuşmada: "ali İhsan Paşa'nın Malta'da iken kurtulması için Ferit Paşa'ya mektuplar yazdığını ve İngiliz mandasını kabul etmek için kendi karşısında saatlerce açıktan açığa konuşmalar ve tartışmalar yaptığını söyledi. Ali İhsan Paşa'nın davranışlarına bakarak, bu sözleri dikkat çekici buldum…Astlardan gelen bazı evrakı cepheye, cepheden geleni astlara olduğu gibi göndererek karşılıklı güven duygularını sarsma şeklindeki davranışları da ayrıca dikkati çekmektedir. Söz gelişi, Şeyhelvan dağının düşman eline geçişi ile ilgili yazışmaların olduğu gibi 2'nci Kolordu'ya, 5'inci Kolordu'dan yazılan bazı raporların da aynen cepheye yazılması gibi. Buna rağmen, söz konusu olayın sorumluluğunu 5'inci Kolordu Komutanı'na yüklemesi ve kendisinden cepheye şikayette bulunması amirlik niteliği ile bağdaştırılamaz. Tevhid-i Efkar gazetesinde yayınlattığı hatıraları arasında, Ateşkes Anlaşması tarihinden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat'ta esir olan Dicle Grubunun esirlik sebebini yalnız o zaman grup komutanı olan (Şimdi Doğu Cephesi'nde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey'in üzerine atması da bu karakterinin delilidir. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22'nci Alaylarla Avcı alayından oluşmuştur. Bunlardan başka, ayrıca 5'nci Tümen'den önce 13.000 kişinin esir verilmesi, 50 kadar topun kaybı, gerçekte kendisinin şartlara ve duruma uygun olmayarak verdiği bir emir yüzündendir. İşte bu durum Musul ilinin kaybedilmesine yol açtı. Halbuki, ateşkes anlaşması yapılacağı belliydi. Gruba, Keyare mevziine çekilmek için direktif verilseydi, İngilizler gruba tesir etmek şöyle dursun yenemezlerdi bile. Bu gruba 5'inci Tümen de katılabilirdi. Ateşkes anlaşması yapıldığı zaman, esir olan sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Fakat sefil bir düşünce mantığa galebe çalmıştır.
Hatıralarında, Dicle boyundaki bütün başarı ve Townshend'in esir alınması şerefi, kendisine maledilmiştir…Her başarıyı kendisine aitmiş gibi gösteren yayınlar yaptırmaktan maksadı, kamuoyunu aldatarak şöhret ve mevki kazanmaktır. Ünlü adamların hatıralarını yayınlamak, millette övünme duygularını canlı tutar ve gereklidir de. Ancak, tarihin sorumlu tutacağı kimselerin hareketlerini övünülecek şeyler arasında saymak tarihi lekeler ve gelecek nesilleri yanlış düşüncelere sürükler.
General Marshall'ın : "Yarın öğleye kadar Musul'u terk ediniz, aksi halde savaş esirisiniz!" emrini aldığı zaman o büyüklük taslayan Paşa Hazretleri, Sincar Çölü'nü geçerek Nusaybin'e gitmek için General Marshall'dan resmi bir yazı ile kendisini koruyacak iki zırhlı otomobil istedi ve bunların koruyuculuğunda Aşir Bey'le (şimdiki Milli Savunma Bakanı Müsteşar Yardımcısı Aşir Paşa'dır) beni Musul'da bırakarak Nusaybin'e gitti. Aşiretler arasında hükümetin manevi otoritesini de kırdı. Bu durumu görenlerin vicdanı sızladı. Zaho yoluyla, koruyucusuz gidebilirdi veya süvari alarak çölden geçebilirdi. Halep'te İngiliz generalinden şahsı için özel tren istedi ve yolda hakarete uğramaması için muhafız bulundurulmasını istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde hayatının ve rahatının korunması için milli şerefi unutan Paşa Hazretleri'nin ahlakına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları dile getirdim………..Eski komutanıma hoş görünmedim. Çünkü hırsına hizmet etmedim ve dalkavukluğunu yapmadım… Millete, Milli Ordu'yu kuran ve zaferler kazanan büyük komutanlar gibi asil ruhlu, iyi niyetli kılavuzlar, komutanlar gerekir. Orduda birlik ve uyumun bozulmasına, görev aşkının zayıflamasına çalışanlar, dahi de olsalar zararlı birer şahsiyettirler. Ben, çekilen emekleri bildiğim, girişilen kutsal mücadelede başarıya ulaşmayı istediğim için, kötü niyetli olmadığıma ve çıkar gözetmediğime namusum ve mukaddesatım üzerine yemin ederek bunları anlatmaya cür'et ettim. İran'da, Kafkasya'da uzun süre yaverliğini yapan (şimdi Birinci Ordu Harekat Şubesi Müdürü) Binbaşı Cemil Bey, son günlerde bana : "iyi ki Ali İhsan Paşa, Milli Mücadele'nin başlangıcında Anadolu'da bulunmadı. Malta'da bulunduğu iyi oldu. Aksi halde, hiç şüphe yok ki, aykırı bir yol tutardı." dedi. Paşa'nın nasıl bir insan olduğunu çok iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir… Ulu Tanrı'dan "kış uykusuna yatmış yılana güneş göstermesin" dileğinde bulunurum.
Efendiler, Ali İhsan Paşa, Meclis'teki muhalifler grup ileri gelenleri ile de temas ve haberleşmelerde bulunuyordu. Kendisinin komutanlığına son verilerek, hakkında kanuni işleme devam edilmek üzere Milli Savunma Bakanlığı emrine verilmesini onayladığım 18 Haziran 1922 gününün ertesinde, yani 19 Haziran tarihinde, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı bulunan Rauf Bey'den, makine başında, İhsan Paşa ile ilgisini gösterir bir şifreli telgraf almıştım. Yeri gelince bu telgrafı da bilginize sunmuştum. O günlerde Adapazarı, İzmit taraflarında gezide bulunuyordum. Rauf Bey telgrafında diyordu ki : "1'inci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa'nın görevden alınarak Divan-ı Harbe verilmek üzere Konya'ya gönderildiğine dair Meclis çevrelerinde dedikodulara yol açan bir söylenti vardır…."
Efendiler, bir komutanın görevden alınması, göreve tayini veya askeri mahkemeye verilmesi işleminin üzerinden bir gün bile geçmeden, Meclis'çe dedikodu olabilecek bir söylenti haline gelmesi ve Meclis İkinci Başkanı'nın bu olayla, benden açıklama isteyecek kadar yakından ilgilenmesi dikkat edici değil midir? Rauf Bey'e tarafımdan gereken cevap verildi. 1'inci Ordu Komutanlığı bir süre vekaletle idare edildi. Fakat birinin asil olarak tayini gerekiyordu. Moskova Sefirliği'nden dönmüş olan Fuat Paşa'nın 1'inci Ordu Komutanlığı'nı kabul edip etmeyeceği konusunda düşüncesini almak istedim. Anladım ki, cephe komutanlığı yapmış olduğundan, cephe komutanının emrine girmek istemiyor. Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa vasıtasıyla 1'inci Ordu Komutanlığı'nı Refet Paşa'ya teklif ettirdim. Kabul etmemiş. Nihayet, o tarihlerde kayıtsız şartsız cephe emrine girerek görev yapacağını söyleyen ve açıkta bulunan Nurettin Paşa'yı 1'inci Ordu Komutanlığına getirdik.
Taarruz planının ana çizgileri:
Efendiler, düşman ordusunun cephe ve teşkilat durumu ile, ona karşı Batı Cephesindeki kuvvetlerimizin esas olarak iki ordu halinde kurulup düzenlenmiş olduğunu söylemiştim. Öteden beri tasarlamış olduğumuz taarruz planımızın ana çizgilerini arz edeyim:
Düşündüğümüz, ordularımızın ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha meydan muharebesi vermekti. Bunun için elverişli bulduğumuz durum, ana kuvvetlerimizi, düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu, güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan alanlarda toplamaktı. Düşmanın en hassas ve önemli noktası orasıydı.Çabuk v ekesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.
Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu bakımdan gerektiği gibi bizzat incelemeler yapmışlardı. Hareket ve taarruz planımız çok önceden tespit edilmişti.
Konya'ya gelmiş olan General Townshend'in isteği üzerine, kendisiyle görüşmek için, Ankara'dan hareket ederek 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi Karargahı'nın bulunduğu Akşehir'e gittim. Savaş planı üzerinde görüşürken Genelkurmay Başkanı'nın da katılmasını uygun bulduk. Ben, 24 Temmuz'da Konya'ya gittim. 27'sinde tekrar Akşehir'e gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, tespit edilmiş olan plan gereğince taarruz etmek üzere, 15 Ağustos'a kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına çalışmayı kararlaştırdık.
28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını seyretmek bahanesiyle ordu komutanları ve bazı kolordu komutanları Akşehir'e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi genel olarak komutanların taarruzla ilgili görüşlerini aldım. 30 Temmuz 1922 günü Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı ile yeniden görüşerek taarruzun şeklini ve ayrıntılarını tespit ettik. Ankara'dan çağırdığımız Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa da 1 Ağustos 1922 öğleden sonra Akşehir'e geldi. Ordu hazırlığının tamamlanmasında Milli Savunma Bakanlığı'na düşen işler tespit edildi.
Taarruza hazırlık emri:
Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasını ve taarruzun bir an önce yapılmasını emrettikten sonra tekrar Ankara'ya döndüm. Batı Cephesi Komutanı, 6 Ağustos 1922'de ordularına gizli olarak taarruza hazırlık emri verdi. Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı Paşalar da Ankara'ya döndüler.
Efendiler, taarruz için yeniden cepheye gitmeden önce, Ankara'da yapılması gereken bazı işler vardı. Daha taarruz emri verdiğimi Bakanlar Kurulu'na da açıkça bildirmemiştim. Artık onlara resmi olarak haber verme zamanı gelmişti. Yaptığımız bir toplantıda iç ve dış durumlarla ordunun durumunu görüşüp tartıştıktan sonra, taarruz konusunda Bakanlar Kurulu ile görüş birliğine vardık.
Önemli bir konu daha vardı. Muhalifler ordunun çürüdüğünden, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemenin sonucunun felaketten ibaret olacağı yolundaki propagandalarına alabildiğine hız vermişlerdi. Gerçi, Meclis'te bu düşünce akımının bıraktığı yankılar, zaten düşmanlardan fazlasıyla gizlemek istediğim taarruz bakımından yararlıydı. Fakat bu olumsuz propaganda en yakın ve en inanmış kimseler üzerinde bile kötü etkisini göstermeye başlamış, onlarda da kararsızlıklar uyandırmıştı. Onları da yakında yapacağım taarruz konusunda ve altı yedi gün içinde düşmanın ana kuvvetlerini yeneceğime olan güvenim hususunda aydınlatmayı ve yatıştırmayı gerekli buldum. Bunu da yaptıktan sonra Ankara'dan ayrıldım. Genelkurmay Başkanı benden önce 13 Ağustos 1922'de cepheye gitmişti.
Ben birkaç gün sonra hareket ettim. Hareketimi belirli birkaç kişi dışında bütün Ankara'dan gizledim. Benim Ankara'dan ayrılacağımı bilenler, burada imişim gibi davranacaklardı. Hatta gazetelerle benim Çankaya'da çay ziyafeti verdiğimi de ilan edeceklerdi. Bunu şüphesiz o vakitler işitmişsinizdir. Trenle hareket etmedim. Bir gece otomobille Tuz Çölü üzerinden Konya'ya gittim. Konya'ya hareketimi, telgrafla orada kimseye bildirmediğim gibi, Konya'ya varır varmaz telgrafhaneyi kontrol altına aldırarak Konya'da bulunduğumun da hiçbir yere bildirilmemesini sağladım.
20 ağustos 1922 günü öğleden sonra saat 16.00'da Batı Cephesi Karargahı'nda yani Akşehir'de bulunuyordum. Kısa bir görüşmeden sonra 26 ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz için Cephe Komutanına emir verdim.
26 Ağustos 1922 taarruz emri:
20/21 Ağustos 1922 gecesi 1'inci ve 2'inci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargahına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra Cephe Komutanı'na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım. Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu. Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi v.b. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.
24 Ağustos 1922'de karargahımızı Akşehir'den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut'tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe'nin güneybatısındaki çadırlı ordugaha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe'de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30'da topçu ateşimizle taarruz başladı.
Başkomutan Savaşı:
Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar'ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustosa kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustos'ta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Muharebesi adı verilmiştir), düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi. Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyel izmir'e doğru yol alırken, diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.
Büyük Taarruz'da Nurettin Paşa savaş meydanını dürbünle seyretmeyi tercih ediyordu:
O gün hep aynı tepedeydik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar, özellikle gözetleme görevi verilen subaylardı. Gerçekten, Nurettin Paşa'nın da savaş meydanını dürbünle seyretmeyi tercih ettiğini ben de farketmiştim. 
Karahisar – Dumlupınar Meydan Muharabesi yapılırken, «Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin yapıldığı gün» bir aralık, Nurettin Paşa'yı kolordu komutanı Kemalettin Paşa'nın (şimdiki Berlin Büyükelçisi) gözetleme noktasında, durumu dürbünle seyrederken buldum. Birliklerimiz düşmanı yakından sıkıştırmış, nazik ve önemli bir durum ortaya çıkmıştı. «Dürbünle seyretmeyi bırakınız! Savaşı yakından ve bizzat idare etmek için, ileri ateş mevzilerine gideceğiz» dedim. 
Nurettin Paşa, bu kadar yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım sıkıldı. «Siz burada kalabilirsiniz» dedim. Kemalettin Sami Paşa'ya: «Siz benimle geliniz!» dedim ve otomobilime yürüdüm. Kemalettin Paşa: «emredersiniz» dedi ve benimle beraber yürüdü. Bu davranış üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan Nurettin Paşa'nın da arkamızdan geldiğini gördük. Dediğim yere gittik. Yunan ordusunun esareti ile sonuçlanan o savaşı, en ince noktalarına kadar bizzat idare ediyor ve gereken emirleri, doğrudan doğruya kolordu komutanlarına ve diğer komutanlara ben veriyordum. 
Verdiğim emirlere göre tedbirler alınıp gerekli uygulamalara geçilirken, Ordu Komutanı Nurettin Paşa yanımda duruyor ve durumu seyrediyordu. Bir aralık, kolordu komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak bazı emirler vermeye kalkışmış… Kolordu Komutanı bu emirleri uygulanabilir nitelikte bulmamış; ordu komutanı ile kolordu komutanı arasında neredeyse saygısızca bir çatışma durumu ortaya çıkmış… Kemalettin Sami Paşa, Nurettin Paşa'nın yanından biraz sertçe bir muamele ile ayrılmış.. Bu durumun farkına vardım. Kemalettin Sami Paşa'yı yanıma çağırıp, sükûnet ve disiplini koruması gerektiğini söyledim. Daha sonra, yalnız olarak Nurettin Paşa'yı çağırttım. 
Genel olarak bazı sorular sordum ve anlatmak istedim ki, kolordu komutanına verdiği emrin gerçekten de uygulanması mümkün değildir. Komutanlar, emir vermiş olmak için emir vermezler. Gerekli, uygulanabilir olan hususları emrederler ve emir verirken, kendini, o emri yerine getirecek olanın yerine koymak ve emrin nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir. 
Hal tercümesi broşürünün 9'uncu sayfasında, Irak'tan sonra «Kafkas cephesine gitmiş olan Nurettin Paşa'nın 3'üncü Ordu Bölgeleri Komutanlığı'nda ve Ordu Komutanlığı Vekilliği'nde bir süre» bulunduğu yazılıdır. Bu görevlerin nasıl birer görev olduğunu ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak lâzımdır. 
Nurettin Paşa, Kafkas Cephesinden İstanbul'a dönüşünde «Aydın, Muğla ve Antalya Bölgeleri Komutanı» unvanı ile İzmir'e gitmiş ve orada bulduğu, çoğunu 40 yaşından yukarı askerlik çağını aşmış erlerin oluşturduğu dağınık birkaç birliği (202) yeniden düzenleyerek ve yeni tümenler kurarak 21'inci Kolorduyu meydana getirmiş. 
Efendiler, kolordu kurma işi, son zamanda, Birinci Dünya Savaşı'nın fantazileri sırasına geçmişti. Özellikle, karşısında düşman bulunmayan sabit bölgelerde, askerlik şubeleri ve başkanlıkları kuruyormuşçasına bir kolaylıkla, kolordu komutanlıkları kurulur ve yetkiler verilirdi. Gerçekten bütün savaş cepheleri imdat diye feryat ederken, 21'inci Kolordu, değer verilen bir varlık olsaydı, Aydın bölgesinde yüzüstü bırakılmazdı.

Bu öğeyi yazdır